%%%%%%%%%%
Japon değil, Horasan harcı
İbrahim Tenekeci
27.06.2008
Yeni Şafak gazetesinin 22 Haziran tarihli pazar ekinde, ünlü koleksiyoncu Sertaç Kayserilioğlu ile güzel bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Söyleşinin altında Kübra ve Büşra kardeşlerin imzası var.
Kendisini kâğıt arkeologu olarak tanımlayan Sayın Kayserilioğlu, koleksiyonundaki bir mektuptan bahsediyor. Dinleyelim:
"Birinci Dünya Savaşı'yla ilgili dokümanları toplarken, bir mektup beni çok etkilemişti. Yeni evlenmiş bir asker, evliliklerinin dördüncü gününde askere alınmış. Eşine Yemen cephesinden mektup yazmış. Diyor ki: 'Biliyorsun, sana kanamadan gittim bu kutsal görev için, ama gel gör ki sana da özlemim her geçen gün artıyor. Seni görmem mümkün değil, ama görmek istiyorum. Bu ayın 19'u dolunay. Sen oradan mehtaba bak, ben de buradan mehtaba bakayım, birbirimizi görelim' diyor. Bu beni çok duygulandırmıştı."
Aynı günlerde, Mustafa Canbey arkadaşımızın Yarımada Yayınları'ndan çıkan Cephede Bir Muallim: Şehit Ethem isimli kitabını da okuyordum. Kitapta çok içli bir mektup var. Ethem Bey'in şehit olmadan evvel annesine yazdığı bir mektup... Mektubu kısa bir şekilde köşemize konuk edelim:
"Valideciğim,
Nasihatamiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.
Gözlerimi biraz sağa çevirdim, güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdiğim, cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu. Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.
(...)
O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.
Ey Allah'ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de abdest aldım. Cemaat ile namaz kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:
- Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur." diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi."
Söyleşiyi kesip arşivime koymuştum. Kitabı da okuyup kütüphaneme...
Sabah gazetesinin 25 Haziran tarihli nüshasında, birazdan anılacak olan haberi görünce; hemen, biri sevgiliye, diğeri anneye yazılmış bu iki mektubu hatırladım.
Sevan Nişanyan, isminden de anlaşılacağı gibi, Ermeni asıllı bir vatandaşımız. Yazar olduğu da söyleniyor. Otellerle ilgili bir iki kitabı varmış.
"Entelektüel rezillik" başlıklı habere göre, Nişanyan çifti boşanıyormuş. Müjde Nişanyan, İzmir Savcılığı'na ifade verip boşanma davası açmış.
Gerekçesi ise çok ilginç: "Eşim, başıma dışkı döktü!"
Sevan Nişanyan, "eşimin başına dışkı dökmedim" demiyor. Şunu diyor: "Bu tür kavgalar her ailede olur."
İşte bu ifadeyi ya da savunmayı anlamakta güçlük çektim.
Nasıl yani? Böyle bir rezillik, gerçekten de her ailede oluyor mu?
Yukarıdaki mektupları tekrar okuyalım. Böyle güzel insanlar, böyle kötü bir şeyi yapabilir mi? Tabiî ki yapmaz, yapamaz. O halde, "bu tür kavgalar her ailede olur" sözü, en seviyesiz programı yapıp da, "şu anda bizi yetmiş milyon izliyor" diyenler kadar karşılıksız kalıyor. Veya saçma sapan bir şey yapıp da "ne var yani, bunu herkes yapıyor" diyenler kadar budalaca...
Peki, o halde bu çirkin olayı köşemize neden taşıdık?
Yukarıdaki mektupların sahibi olan insanlar, birbirlerine Horasan harcı ile bağlıydı. Sonra Japon yapıştırıcıyı piyasaya sürdüler.
Önce kuvvetliymiş izlenimi veriyor, işinizi görüyor. Ama işte, yirmi yıl önceki yapılar dökülürken; bin yıllık Selçuklu ve Osmanlı eserleri her geçen gün güzelleşiyor!
Böyle bir şey...
Horasan harcı milli olanı, dolayısıyla İslam'ı, Japon yapıştırıcı ise Uzakdoğu kökenli olmasına rağmen, Batı'yı ya da batılı temsil ediyor.
Horasan harcını kullananlar, çağı yakalamak gibi boş ve taklitçilik sayılan işlerle uğraşmaz, bizzat çağı kendi elleriyle kapatıp açarlardı.
Şimdi, 1923'ten beri, biraz daha geriye gidersek, Meşrutiyet ve Tanzimat'tan beri, çağı yakalamaya, yani Batılılar gibi olmaya çalışıyoruz.
Çalıştıkça da, işte böyle, her gün yeni ve garip bir havadisle karşılaşıyoruz: Annelerini doğrayanlar, çocukları kirletenler, şunu ve şunu yapanlar, yukarıda da değindiğimiz gibi, biricik hanımının üstüne dışkı atanlar ve daha neler!
Böylece, insan olmanın basit ve ince özelliklerini her geçen gün biraz daha kaybediyoruz.
Her şey incelikten, insan ise kalınlıktan kırılırmış.
Yani her geçen gün kalınlaşıyoruz.
Fakat bu, İsmet Özel'in Kalın Türk tanımına giren, girecek olan bir kalınlaşma hali değil. İsmet Özel kitabına Kalın Türk adını verdi ama eserini o kadar ince tuttu ki, ortaya ancak 53 sayfalık bir toplam çıktı.
Sözü toparlayacak olursak;
Bu asil milletin evlatlarını, şunca yıldır "herkes yapıyor, herkes gidiyor, herkes giyiniyor" diye öyle yerlere getirdiler ki, geldiğimiz yer, gelmemek için yüzlerce yıl canla başla mücadele ettiğimiz yer oldu.
"Ne var bunda, herkes plaja gidiyor!"
"Biraz açık ama bu sene herkes bunu giyiyor!"
"Bir yudumdan bir şey olmaz, bak, herkes içiyor!"
"Azıcık rüşvetten bir şey olmaz, zaten herkes alıyor!"
Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyet tarihine bir bakın. Böyle diyenlerin, yazanların neredeyse hepsinin "bizden" olmadıklarını göreceksiniz...
İlk kadın tiyatrocu...
ilk mayo giyen kadın...
İlk güzellik kraliçesi...
İlk içki imalatçısı...
%%%%%%%%%%
Milli sporumuz neydi?
İbrahim Tenekeci
15.08.2008
Yağlı güreşler olabilir. Fakat olimpiyatlarda böyle bir branş yok. Yüksek atlama da olmadığına göre, olsa olsa yüksekten atma olabilir.
Atıcılık mı? O başka...
Reşat Nuri'nin eserinden uyarlanan Yaprak Dökümü dizisinin ülkemizde niye bu kadar tuttuğunu şimdi daha iyi anlıyorum.
Evet, oldukça genç yaşlarımdan itibaren uluslararası düzeydeki spor organizasyonlarını takip ediyorum: Avrupa ve Dünya şampiyonaları, Olimpiyatlar, hatta Akdeniz oyunları...
Gördüğümüz şu ki, her ülkenin öne çıktığı bir veya birkaç branş var. Bizim ise öne çıktığımız herhangi bir branş yok, buna karşılık geriye düştüğümüz birçok branş var.
Mesela Avustralya yüzmede, Amerika yüzme ve atletizmde, Kenya ve Etiyopya uzun mesafe koşularında, Almanlar takım sporlarında, Güney Kore okçulukta, Kafkas ülkeleri güreş ve halterde, Küba boksta, Rusya ve Japonya jimnastikte öne çıkıyor. Çin ise, olağanüstü bir gayretle, birçok alanda...
Yine, olimpiyatlarda üst düzey başarı elde eden ülkelerin çoğu; Almanya, Amerika, Çin, Rusya vs, bu iş için ordularını seferber ediyor. Yani orduları, asker ve subaylar arasından yetenekli olanları bulup eğitiyor, yetiştiriyor, üst düzey yarışmalara hazırlıyor. Bizimkiler ise laiklik bildirileri, irtica brifingleri falan vermekle meşgul...
Pekin 2008'e çok sıkı hazırlandığımız söyleniyordu. Yine, Atina 2004'de başarı göstermiş sporcularımızın çoğu Pekin'de de yarışacaktı.
Gençlik ve Spor Müdürü ile Spordan Sorumlu Devlet Bakanı'nın da aralarında olduğu kalabalık bir kafileyle Pekin'e gittik. (Olimpiyat tarihimizin en kalabalık kafilesiydi bu.) Başarı gelseydi, siyasi şov da olacaktı.
Ama iş yapmak ile iş çıkarmak arasında ciddi farklar vardır.
Kazanmak bir kere zor ise, muhafaza etmek üç kere zordur.
Yine, milyonda bir çıkan yeteneklerimizin kendilerini ne durumlara düşürdüklerini, nasıl heba ettiklerini de hep birlikte görüyoruz. Daha geniş bilgi için bakınız Süreyya Ayhan Kop. Tu gidiyor.
Pekin 2008'in üç saat süren açılışı dâhil, birçok müsabakayı canlı olarak izledim. Gece yarılarına kadar uyumadım, sabahları da beşte, altıda kalktım.
İşte, bir önceki olimpiyat şampiyonlarımız Nurcan Taylan ve Taner Sağır sıfır oğlu sıfır çekti.
Güreşçilerimizin sırtı minderle yapışık ikiz oldu.
Okçulukta karavana attık.
Havalı tabancada havamızı aldık.
Yelkende yelkenleri suya indirdik.
Yüzmede havuzun dibini boyladık.
Bu kötü esprileri yazı bitene kadar sıralayabilirim.
Bırakın ilk üçü, ilk yirmiye girmeyi bile başarı olarak görmeye başladım. 46 sporcu arasında 42'inci, 29 sporcu içinde 23'üncü vs. Sonuçlar aşağı yukarı hep böyle...
Kürsüye çıkmayı boş verin, elemelerde elenmemek bile artık büyük başarı!
Görünen o ki, olimpiyatlara katılan birçok sporcumuz, milli formanın anlamını unutmuşa benziyor. Savaşmıyorlar, direnmiyorlar, kendilerini zorlamıyorlar. Çinlilerin, Korelilerin, Japonların, Amerikalıların yüzlerindeki ifadeleri, azmi, tutkuyu görüyorsunuz.
Birkaç milyonluk ülkeler bile madalya tablosunun yukarılarında yer bulurken; bizimkilerin her zaman bir mazereti oluyor. TRT hangi mağlup sporcumuza mikrofon uzatsa, cevap hep aynı: "Artık önümüzdeki yarışmalara bakıyoruz." Antrenörlerin de cevabı belli: "Henüz yaşı çok genç. İnşallah ileride..."
Hadi oradan! Sanki bizimkini yenen ya da madalya alanlar çok yaşlı...
Dünya ülkelerinin üst düzey müsabakaları ne kadar ciddiye aldıkları herkesin malumu... Soğuk Savaş döneminde gövde gösterileri başka türlü yapılıyordu; şimdi füzelerin, tankların, topların yerini spor aldı. Rekabet meydanlardan sahaya indi. Çin'in madalya sıralamasında Amerika'yı geçmeye çalışması; sağlıklı yaşamla ya da ben sporcunun zeki, çevik ve ahlâklı olanını severim gibi bir şeyle değil; tamamen gücünü göstermek istemesiyle ilgili... Mesela Almanya ile Rusya arasındaki tarihsel rekabeti, düşmanlığı bilmeyen yoktur. İşte bu iki ülkenin erkek voleybol takımlarının maçını seyretmiş olsaydınız, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktınız.
Galiba şöyle bir şey: Olimpiyatlara onlar sporcularla, biz ise beden eğitimi öğretmenleriyle katılıyoruz.
Bir Türk sporcularının, bir de diğerlerinin vücutlarına bakıyorum. Rakiplerinin çoğu vücut geliştirme şampiyonu gibi. Bu da, ne kadar çok çalıştıklarını gözler önüne seriyor. (Beden dili!)
Bizimkilerin ise çoğu göbekli... Gerçi göbeğe "Türk kası" diyenler de var. Bilmiyorum, belki de doğrudur. "Bira göbeği" olmasın da...
Mesela okçulukta Güney Koreli rakibine elenen Yusuf Göktuğ Ergin'de öyle bir göbek vardı ki, rakibiyle yan yana gelince, maç sonucu gibi duruyordu: 1-0.
Olimpiyatlarda ilk madalyamızı (halterde) aldığımız gün, spor servisimizden Fatih arkadaşımıza, "bundan sonra altın alamayız, gümüş de kolay değil, belki birkaç bronz" dedim. "Ağabey, daha şunlar ve şunlar var, kesin altın ve gümüş alırız" dedi. İşaret ettiği isimlerin hepsi elendi. Tabii bu, başka madalya alamayacağımız anlamına gelmiyor. İnşallah alırız.
İşte, saat 12.20 itibariyle Nazmi Avluca ile bir bronz aldık. (Bu cümleyi, yazı bittikten sonra ekledim.)
Konu olimpiyatlardan açılmışken, Amerika'nın saldırgan tutumunun her alanda olduğu gibi, olimpiyatlarda da devam ettiğini söylemeliyim.
Hayır, bütün rekorları alt üst edip altından altına koşan Amerikalı yüzücü Michael Phelps'i kastetmiyorum.
Olimpiyatların açılışında, Amerikan kafilesinin bayrağını Lopez Lomong taşıdı. Kafilede birçok dünya ve olimpiyat şampiyonu sporcu varken, bayrağı ismi neredeyse hiç duyulmamış birinin taşıması gerçekten ilginçti.
Lopez Lomong Sudanlı bir atlet. Darfur'dan... Darfur krizi ve Amerika'nın bu konuya bakışı malum: Petrol, din gibi sebeplerden dolayı; Darfur bölgesindeki ayrılıkçı Hıristiyanları destekliyorlar.
Çin ise Sudan hükümetini ve bu ülkenin toprak bütünlüğünü savunuyor. Sudan'a ciddi yatırımlar da yaptılar.
Amerikan bayrağını taşıyan sporcu, bir buçuk sene önce Darfur'dan Amerika'ya taşınmış ya da iltica etmiş. Bir ay kadar önce de Amerikan vatandaşlığına geçmiş.
Bayrağı dünya çapındaki sporcularına, çok önemli rekortmenlerine değil de, işte bu kişiye emanet ettiler.
Bu hem Çin ve Sudan'a, hem de bütün dünyaya bir mesajdı.
%%%%%%%%%%
Sınırlı sayıda üretilmiştir...
İbrahim Tenekeci
14.08.2008
Meyve esansı, şeker ve karbon asidiyle yapılan, basınçlı havayla şişelere doldurulan gazoz; alkolsüz içecekler kolu başkanıdır
Ayranla birlikte ulusal içeceğimizdir.
Türkiye'de gazoz üretimi 1930'lu yıllarda başlar. 1990'lara kadar Anadolu'nun birçok yerinde gazoz imalathaneleri vardır.
Yerel markalar, yerel tatlar...
1960'lı yıllarda, ülkemizde bin (1,000) civarında yerli gazoz üreticisi varmış.
Sonra "büyük" ve "yabancı" markaların piyasayı işgal edip dağıtım tröstü oluşturmasıyla birlikte, yerel markalar birer ikişer tarihe karıştı.
Ayrıca gazozun yerini kola aldı.
Bugün, yerli gazoz üreticilerinin sayısı elli (50) civarında...
Çocukluğumuzda, en popüler marka Ankara Gazozu idi. Fakat bu gazozu bulmak tam bir meseleydi. Gazoz kapağı oyunlarında, Ankara Gazozu'nun kapağı on kapak yerine geçiyordu.
Uludağ ve Eski Çamlıca da iyi gazozlardandı.
En son, Taraklı ilçesinde "efsane gazoz Uludağ" ile karşılaştım. Şişesi de orijinaldi.
Bir de Elvan vardı. Reklâmlara da çıkıyor; "Elvan içelim, bir oh diyelim" diyordu.
Sınırlı sayıda üretilen ve sadece Denizli il sınırları içerisinde satılan Zafer Gazozu'nu da unutmayalım.
Ankara Gazozu'nun oluşturduğu boşluğu Niğde Gazozu ile doldurmaya çalışıyorum.
Frambuaz Aromalı Niğde Gazozu...
Bu gazozun tadı, ev yemeklerine benziyor. Halkımızın damak tadına hitap eden formülü, uzun uğraşlar sonucunda bulunmuş.
Niğdeli bir "girişimci" olan İsmet Olcay, 1962 yılında Niğde Gazozu İmalathanesi adıyla üretime başlıyor. Yeni fabrika Niğde Organize Sanayi Bölgesi'nde ve on beş kişiye iş imkânı sağlıyor.
İmalat Yeterlilik Belgesi, Gıda Üretim Sertifikası, Türk Standartları Enstitüsü Uygunluk Belgesi; hepsi tamam...
Anlamlı ve güzel olan şu ki; milletimiz Amerikan çıkışlı meşrubatlara rağbet ederken, Niğde Gazozu Amerika'ya ihraç ediliyor. Geçen yıl, bu ülkeye 51 bin şişe gazoz ihraç etmişler.
Buna karşılık, Niğde Gazozu'nu İstanbul'da bulmak tam bir mesele. Gerçi Sirkeci'de, Niğdeli bir vatandaşımızın işlettiği bir çay ocağında var. Canım çektikçe uğrayıp içiyorum.
Evet, gazlı içeceklerden olan gazozun yeri bizde ayrıdır.
Şarkılara bile konu olmuştur. Adnan Şenses'in meşhur ettiği "Ayılana gazoz / Bayılana limon" şarkısını hatırlayın. (Doğrusu şudur: "Ayılana gazoz / Bayılana paçoz." Ve bu şarkı, Edirne, Uzunköprü romanlarına aittir.)
Yine, Sabahattin Kudret Aksal'ın Gazoz Ağacı isimli bir hikâye kitabı mevcut...
Bir de gazozun meşhur edip fenomen haline getirdiği Nuri Alço var. Onun "soğuk gazozu" nice genç kızın hayallerini yıkmıştır. Alço'nun "Soğuk Bir Gazoz İster misin Yavrum?" isimli bir de kitabı çıktı. Kitap, Yeşilçam hatıralarından oluşuyor.
Peki, gazoz nasıl içilir?
Şimdiki reklâmlar, gazozun bir, bilemedin iki dikişte içildiğini gösteriyor.
"Bizim zamanımızda" böyle değildi.
Zor şartlar altında aldığımız gazozu, bitmesin diye yavaş yavaş içerdik. Tabii daha şişe yarı olmadan, asidi uçar giderdi. Başparmağımızla şişenin ağzını sıkıca kapatsak bile, yine de fayda etmezdi.
Eğer birkaç arkadaşla birlikte gazoz içiyorsak, daha yavaş içerdik. Gazozu en son kalan, diğerlerini kıskandırırdı. Tabii bu arada, gazoz "yal gibi" sıcak bir şey olurdu.
Gazoz sadece içecek değil, en güzel katıktı da.
Gazoz ve yarım ekmek, iyi bir ziyafet sayılırdı.
Gazozun her zaman çocuksu bir tarafı olmuştur. Kola ve diğer içecekler ise böyle değildir.
Bu yüzden olsa gerek, gazoz reklâmlarında çoğunlukla çocuklar oynar. Kola reklâmlarında ise gençler ve "daima genç kalanlar." Artık bu ne demekse...
Bir de şu var: Şimdiki nesillerin kola ile ilgili bir hatırası yok. Olamaz da...
Fakat bizim ve büyüklerimizin gazozla ilgili birçok hatırası var.
Hayır, "işte onlardan biri" deyip konuyu uzatmayacağım.
%%%%%%%%%%
Ş harfi ve diğerleri
Ş, a ile k arasına boşuna konulmamış.
Şın’daki çınlama kimde var? İşte: Şınnnn...
Ş olmasa, kuş nasıl uçar? Maaş nasıl ödenir?
Şolmasa, şen şakrak olabilir miyiz?
Kabul ediyorum: Dilimizdeki en güzel kelimeler m harfi ile başlıyor. Merhametten, maneviyattan, mevsimden tutun da meşakkate kadar... İsimler de öyle: Muhammed, Müslüman, Mekke, Medine, Müslim...
Aydın değil, münevver; odak değil, mihrak; yurt değil, memleket vs.
M harfi, gördüğünüz gibi, hepsine bir derinlik kazandırıyor.
Ama Ş de, m harfi kadar mühim vazifeler görüyor. Mesela j olmazsa, en fazla şu olur: Japonya değil, caponya; jandarma değil, candarma; jop değil, cop... Değişen bir şey olmaz yani.
Fakat ş’nin olmadığı bir Türkçe düşünemiyorum.
Ş olmasa, kavuşamayız bile. Şiir diyemeyiz. Şükredemeyiz. Şaha kalkamayız. Şefkatli olamayız. Şahsi fikrimizi söyleyemeyiz. Şehitlik kavramına başka bir isim bulmak zorunda kalırız.
Son şiirlerimden birinde, “Avlumuz vardı, çok uzaktık balkona / Büyük farktı bu, düşmanla aramızda” diye yazmıştım. Düşmandan kastım, elbette batı. Batı ile aramızdaki fark, sadece avlu ve balkondan ibaret değil. Onlar soğuk, biz ise sıcakkanlıyız. Biz kucaklaşırız, onlar kafalarını sallar. Biz neşe dolarız, onlar sevinir. Biz şükrederiz, onlar etmez...
Belki de bu yüzden, ş harfinin batılılarda olmaması bana hep anlamlı gelmiştir.
Tabii şeytanın ş harfiyle başlaması da...
Öyle ya, bunca güzelliğin arasında şeytanın ne işi var?
H, en içli harftir. Gırtlaktan değil, içeriden gelir. Derinlerden bir yerden...
Kendinizden geçercesine bir Allah deyin bakalım. Hû deyin. Hay deyin.
Sadece h harfi camı buğulu hale getirir. İsterseniz bir deneyin. Sadece h harfi, ellerimizi sıcak tutar. Avucunuzu ağzınıza yaklaştırın ve hohlayın... H harfi sizi ısıtacaktır.
Peygamber meyvesi olan hurmanın da h harfiyle başladığını unutmayalım. Ne mübarek bir meyvedir o...
“Hamdolsun” derken ki masumiyet... Huşudaki teslimiyet, hayattaki güzellik, hanımdaki sadakat, hafızdaki içtenlik, hanedeki sıcaklık, hakikatteki huzur, hacdaki ferahlık, hayâdaki incelik... Hep h harfi.
Ne ev, ne de konut hanenin yerini tutar.
Hanım; karı, bayan ve madamdan daha yukarıdadır. Ama hatundan yukarıda değildir. Çünkü hatun da h harfiyle başlar.
buna karşılık ö harfi ile aram hiç iyi olmamıştır. Ö, alfabenin içinde bir korkuluk gibi durmaktadır.
Bizi korkutan, zarar veren, şüpheye sevk eden birçok şey ö harfiyle başlar: Örgüt, öcü, ölüm, öç, öfke, öksürük, hatta ödev!
Birini karşımıza almak istersek, onun başına ö harfini koyarız: Öteki...
Birini korkutmak isteyince yine onu kullanırız: Öööö!
Ödlek, korkaktan daha çok olumsuzluk çağrıştırır.
Örselenmek, üzülmekten daha ağırdır.
Ödeşmek bile, çoğunlukla olumsuz şeylere kapı açar.
Örümcek, ufak tefek olmasına rağmen, en korkulan hayvanların başında gelir.
Harflerin hikâyesi bitmez. Her bir harf için müstakil bir yazı yazmak gerekir. Bizim amacımız ise Yusuf Armağan’ın kulağını çınlatmaktı, çınlattık. Gerisi, dilcilerin yapacağı bir iş...
(ibrahim tenekeci)
%%%%%%%%%%
Önce hüplet, sonra gümlet!
İbrahim Tenekeci
13.08.2008
Amerika, Rusya'yı Gürcistan'a karşı "orantısız güç kullanmakla" suçladı. Bu ülkenin Afganistan ve Irak'ta, İsrail'in ise Filistin ve Lübnan'da nasıl bir orantısız güç kullandığını, herkes gibi Ruslar da iyi biliyor.
İşte bu yüzden, Rusya, Amerika'yı "ikiyüzlü ve utanmaz" olarak nitelendirdi.
Bu nasıl bir şey? Nükleer silahlara karşısınız, bu tür silahlara sahip olmak isteyen ülkeleri şiddetle cezalandırıyorsunuz, fakat ülkeniz nükleer ve kimyasal silah deposu...
Genelde batının, özelde ise Amerika'nın bu olaya ve diğer gelişmelere bakışı hep böyle...
(Önümüze konulan fotoğrafları, mümkün mertebe farklı bir gözle okumaya çalışıyorum. Mesela bugünkü (Salı) gazetelerden biri, dokuz askerimizin Erzincan'da şehit edilmesini "Kahpeler" başlığıyla manşetine taşımış. Gazetenin ikinci ve yirminci sayfası uygunsuz kadın fotoğraflarıyla dolu... Sanki bu kötü kadınların takdimini yapmışlar.)
Gürcistan devlet başkanının tehlikeli ve şüpheli biri olduğunu biliyoruz.
Kendisi batının desteklediği fanatik bir Hıristiyan'dır.
İktidara gelince ilk yaptığı iş, Gürcistan bayrağını değiştirmek olmuştur. Eski bayrağı bırakmış, yerine, Haçlı seferlerinde kullanılan daha eski bir bayrağı kullanmaya başlamıştır. Bu bayrak, İslam dünyası için çok acı bir hatıradır.
Yine, ülkesinde yaşayan Müslümanlara da iyi davranmıyor, onları adeta yok sayıyor.
Her ne kadar Rusya'yı "saldırgan" olarak suçlasa da, saldırganın biri de odur.
Bütün bu olumsuzluklarına, kötülüklerine rağmen, ortada şöyle bir gerçek var:
Rusya, Müslüman Türk milletinin tarihsel düşmanıdır. Osmanlı'nın bütün sıkıntılı dönemlerinde, yenilgilerinde, yıkımlarında, toprak kayıplarında Rusya'nın parmağı vardır. Başrol onundur.
Rusya, Osmanlıya o kadar korkunç bir baskı yapmıştır ki, bu baskı, yaklaşık dört yüz sene devam etmiştir. Yöneticilerin ve milletin içine "Rus korkusu" yerleşmiştir. Bu baskı, Cumhuriyet'ten sonra da devam etti.
Stalin'in 1945 yılında Kars, Ardahan ve Artvin'i istemesi, Boğazlarda hak iddia etmesi ve buna benzer birkaç sebepten dolayı, Türkiye, Amerika'ya yaklaşmak zorunda kalmıştır. Bu da Türkiye için yeni bir felaket olmuş; Mustafa Kemal'in "Bağımsızlık karakterimdir" politikası da bu şekilde iflas etmiştir. Yani, Türkiye Cumhuriyeti ölümlerden ölüm beğenmiştir.
Rusya, dini İslam olan herkes için bir kâbustur: Balkanları adım adım elimizden alması, bizden her seferinde hayati bir taviz koparması, Erzincan'a kadar Doğu Anadolu ve Karadeniz'i işgali, Ermenileri kışkırtması vs.
Yine, ülkemizde yaşayan Çerkez, Gürcü, Kırım, Ahıska gibi Kafkas asıllı ailelerin hepsinde, Ruslarla ilgili acı hatıralar vardır.
Rus tehlikesinden dolayıdır ki, Türkiye'nin en büyük ve en güçlü ordusu, 3. Ordu'dur.
Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Doğu sınırlarımızda Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan'ın kurulmasından, yani Rusya ile aramızda küçük devletlerden oluşan bir tampon bölge (duvar) oluşmasından sonra; Türkiye'nin eline tarihi bir fırsat geçmiştir. (İngiltere ile Almanya arasındaki Belçika, Hollanda ve hatta Danimarka gibi 'zayıf' ülkelerden oluşan duvar da böyledir.)
Oldukça uzun bir aradan sonra, Türk milleti ilk defa Rusya ile sınır komşusu değildir. (Ermenistan'daki Rus askeri üslerine rağmen...)
Bu, bize bir rahatlık, bir özgüven kazandırmıştır. Devletimizin iyi-kötü Orta Asya ve Balkanlarda hamleler yapması, bu özgüvenden dolayıdır.
Enerji hatları, bazı siyasi ve ekonomik projeler vs.
Şimdi, bazı yazarlar, "tarihsel bağlar" falan diyerek, Türkiye'nin Gürcistan'ı değil de, Abhazlar ve Osetleri desteklemesi gerektiğini söylüyor.
Türk devletinin avantajlı durumunu kaybetmek istemeyip Gürcistan'ı desteklemesi gayet doğal... Bu bir.
Yetmiş bin nüfuslu bir topluluğun bağımsız devlet olmasının hiçbir anlamı yoktur. Olsa olsa, şuna ya da buna bağımlı bir devlet olur. Bu iki...
Rusya ile komşu olmak üretimi düşürür, bu da üç...
Ayrıca şu: Bölgedeki Osetler de, Abhazlar da, Gürcüler gibi Ortodoks Hıristiyan'dır.
Müslüman Abhazlar, Müslüman Gürcüler gibi, ağırlıklı olarak Türkiye'de yaşamaktadır. (Onlara Abaza diyoruz.) Zaten Abhazya Özerk Bölgesi yönetimi, "Rusya'dan vazgeçecek kadar aptal değiliz" diye açıklama yapmıştır.
Kırım gibi, o bölgeler de, tabiri caizse, Müslümanlardan arındırılmış yerlerdir. Kalanların da önemli bir kısmı asimile olmuştur. Oradan başka yerlere, özellikle Türkiye'ye göç eden Kafkas asıllı Müslümanlar anayurtlarına geri dönse bile, sayısal üstünlük sağlamaları çok zordur.
Dolayısıyla, "tarihsel bağ" denilen olgu, "mazi kalbimde yaradır" gibi bir şeydir.
Yazımızın başlığına da bir gönderme yapalım ki, boşlukta durmasın:
Amerika ve Avrupa ülkeleri, Gürcistan'ı içi boş bir kabadayılığa ikna etmiştir. Yumruk atan, yumruk yemeyi göze almış demektir. Ama görünen o ki, Gürcistan yumruk yemeyi henüz göze almamış.
Son yorumlar
1 hafta 6 gün önce
1 yıl 46 hafta önce
2 yıl 15 hafta önce
2 yıl 23 hafta önce